1- TÜRK İNKILAP HAREKETLERİ
A- SİYASİ ALANDA YAPILAN İNKILAPLAR
Saltanatın Kaldırılması
11 Ekim 1922 tarihinde Mudanya Mütarekesinin imzalanmasıyla cephelerdeki savaş sona ermiş, ancak nihaî barış henüz gerçekleşmemişti. Taraflar arasında savaşa son verecek bir barış antlaşmasının imzalanabilmesi için, 28 Ekim 1922’de Lozan’da Barış Konferansının toplanması kararlaştırılmıştı. Bu süreçte mevcut devlet yapısını; saltanat ve hilafet makamlarının durumunun bir an önce netleştirilmesi zaruretini ortaya çıkaran gelişmeler yaşanmıştı.
Ancak bu sırada İtilâf Devletleri, kendileri açısından en uygun ortamı hazırlamaya çalışıyorlardı. Onlar, bu maksatla konferansa, TBMM Hükümetinin yanında, İstanbul Hükümetini de davet ederek, ortaya çıkacak görüş ayrılıklarından faydalanmayı planlamışlardı. Eğer konferansa iki hükümeti temsil eden ve farklı düşüncelere sahip delegeler katılırsa, İtilâf Devletleri karşısında güçlü ve kararlı bir şekilde hareket etmek mümkün olmayacaktı.
Bu durumu çok iyi bilen Mustafa Kemal Paşa, İstanbul hükümetinin telgrafında belirtilen Lozan’da temsil konusunu, 30 Ekim günü toplanan Meclis Genel Kuruluna getirdi. Milletvekilleri öncelikle İstanbul yönetiminin işgal döneminde ellerinden geldiği kadar engellemeye çalıştıkları Millî Mücadele’nin olumlu neticesinden pay alma çabasına tepki göstermişlerdir. Mecliste yapılan tartışmalardan sonra, hakimiyetin millet tarafından kullanılması gerektiği görüşü ağırlık kazandı. Bunun üzerine Meclise verilen önerge tasarı haline dönüştürülerek Genel Kurula sunuldu.
Tasarı, l Kasım 1922 günü Meclis Genel Kurulu tarafından oybirliğiyle kabul edildi. Bu kanuna göre, İstanbul’daki hükümet, 16 Mart 1920 günü sona ermiştir. Misâk-ı Millî sınırları içinde tek hükümet, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetidir. Saltanat ve Hilafet birbirinden ayrılmış ve Saltanat kaldırılmıştır. Hilafet ise varlığını devam ettirecektir. Saltanatın kaldırılmasıyla, Vahdettin padişahlık haklarını kaybetti, son sadrazam Tevfik Paşa 4 Kasım 1922’de istifa etti ve Osmanlı Devleti’nin siyasî varlığı kesin olarak sona erdi.
Cumhuriyetin İlanı
Cumhuriyet dilimize Arapça cumhur kelimesinden geçmiştir. Cumhur; halk, ahali, büyük kalabalık demektir ve toplu bir halde bulunan kavim yahut milleti ifade etmek için kullanılır. Cumhuriyet, halka dayanan, gücünü halktan alan bir devlet şeklini ifade eder. Cumhuriyet fikri ilk defa Fransız İnkılâbı sonunda ortaya çıkmıştır. Dar anlamda cumhuriyetten sadece devlet başkanının, doğrudan veya dolaylı olarak halk tarafından belirli bir süre için seçilmesi kastedilirken, geniş anlamda ise; egemenliğin milletin bütününe ait olması ifade edilir.
Aslında Millî Mücadelenin devam ettiği günlerde 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da toplanmış olan Meclisin bizzat kendi varlığı bile, cumhuriyet yolunda atılmış büyük bir adımdır. Bu mecliste kabul edilen ilk anayasada yer alan, “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir.” ibaresine uygun olarak teşkil edilen siyasî rejim ise; ismi konulmamış bir cumhuriyetti. Bu çerçevede, 1 Kasım 1922 tarihinde kabul edilen bir kanunla saltanat kaldırılmıştı. Bu aynı zamanda cumhuriyetin önünde yer alan bir engelin de ortadan kaldırılması demekti.
24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasıyla, millî bağımsızlık tam anlamıyla elde edilmişti. Ancak bu dönemde, yeni Türk Devleti’nin yönetim şekli açıkça belli değildi. Olağanüstü şartlarda hazırlanmış olan 1921 Anayasası ihtiyaçlara cevap veremiyordu. Bu anayasaya göre bir devlet başkanının ve kabine sisteminin olmaması, sık sık hükümet buhranlarına sebep oluyordu. Tartışma; “devletin şekli” ve “devlet başkanı kim olacak” gibi belirsizliklerinden çıkıyordu.
28 Ekim gecesi Çankaya’da Mustafa Kemal ve İsmet Paşa, 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsîye Kanunu’nun devletin şeklini belirleyen maddeleriyle ilgili olarak yapılacak değişikliği öngören bir kanun tasarısı hazırlanmış ve bu tasarı 29 Ekim’de önce Halk Fırkası Grubu’nda tartışılarak kabul edilmiş, ardından da Meclis gündemine getirilmişti. Meclis’te tasarının görüşülmesinden sonra oylamaya geçilmiş ve saatler 20.30’u gösterirken oylama sonuçları açıklanmış “Yaşasın Cumhuriyet” sözleri ve alkışlarla cumhuriyet ilan edilmiştir.
Aynı gece 158 azanın oyuyla Mustafa Kemal Paşa, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı olmuştur. İsmet Paşa ise yeni hükümeti kurmakla görevlendirmiştir. Türkiye’de cumhuriyetin ilanıyla kabine sistemine geçilirken, aynı zamanda devletin demokratikleşmesi yolunda büyük bir adım atılmış ve yapılacak olan inkılâplara da ortam hazırlanmıştır.
Halifeliğin Kaldırılması
Halife, sözlük anlamı olarak, kendinden sonra gelendir, bir işte birinin yerine geçen kişi, onu temsil eden kimse demektir ve genellikle devlet başkanı için kullanılır. Hilafetin akıbeti, cumhuriyetin ilanından sonra artık tamamen halife ve taraftarlarının davranışlarına bağımlı kalmıştır. Aslında, milliyetçilik ve millî egemenlik ilkesi üzerine kurulmuş olan yeni cumhuriyet ile, ümmetçilik düşüncesi üzerine kurulan halifeliğin birbiriyle bağdaşması pek mümkün değildi. Halife Abdülmecid Efendi’nin özellikle bir devlet başkanı gibi kabullerde bulunması ve bazı devlet ileri gelenlerinin Halife ile olan münasebetlerini kesmemeleri, durumu karmaşık bir hale sokuyordu. Ayrıca cumhuriyetin ilanı üzerine gösterilen tepkiler ve muhaliflerin halifenin etrafında toplanmaları meselenin hallini hızlandırmaktan başka bir şeye yaramamıştır. Meclis genel kurulu, 3 Mart 1924 günü bu konuyu görüşmek üzere toplanmış ve Halifelik kaldırılmıştır. Halifeliğin kaldırılmasıyla, devlet düzeninin laikleştirilmesi hususunda büyük bir engel ortadan kaldırılırken, aynı zamanda saltanat ve hilafet yanlılarının güç aldığı önemli bir makama da son verilmiş oluyordu.
Yeni Türk Devleti’nde Anayasa Hareketleri
Bir devletin gücünü nereden aldığı ve buna bağlı olarak hangi ilkeler çerçevesinde yönetileceği hususunda en belirleyici unsur şüphesiz o devletin Anayasasıdır. Bir Anayasanın hazırlanarak yürürlüğe konulması zaman isteyen bir iştir. Bu sebeple, yeni Türk Devleti’nde anayasanın kabulünden önce daha pratik olduğu için anayasa niteliğinde bazı kanunlar çıkarılmıştır.
Yeni Türk Devleti, millî hakimiyet esasını benimsemiş olması sebebiyle, hakimiyetin kaynağı konusunda Osmanlı Devleti’ne göre farklı bir özellik gösteriyordu. Bu yapının gerçekleşebilmesi için ise, sistemin temelini oluşturacak bazı yeni kanunların hazırlanarak uygulamaya konulması gerekiyordu. Bu çerçevede, Mustafa Kemal Paşa hemen harekete geçiyor ve 24 Nisan günü meclise sunduğu ilk önergede yer alan;
1- Hükümetin kurulması zaruridir.
2- Geçici olarak bir hükümet başkanı seçmek veya padişaha bir vekil tanımak mümkün değildir.
3- Mecliste yoğunlaşan millî iradenin doğrudan doğruya vatanın mukadderatına el koymuş olduğunu kabul etmek temel ilkedir. TBMM’nin üstünde bir kuvvet yoktur.
4- TBMM yasama ve yürütme yetkilerini kendisinde toplar. Meclisten seçilecek ve vekil olarak görevlendirilecek bir heyet, hükümet işlerine bakar. Meclis başkanı bu heyetin de başkanıdır.
Yeni devletin yapısını ortaya koyan ve ilk hükümetin kurulmasına imkan veren bu önerge, aynı zamanda devlet hayatına yeni ilkeler ve devlete yeni özellikler kazandırmıştır. Millet hakimiyetini esas alan ve TBMM tarafından kabul edilen bu kanunlar, devlet hayatına getirdikleri yapı değişikliği ve yeni prensipler ile adeta bir anayasa niteliği taşımaktadırlar.
a- 20 Ocak 1921 Anayasası (İlk Anayasa)
23 Nisan 1920 kurulmuş olmasına rağmen, çeşitli sebeplerle bu yeni devletin bir anayasası hazırlanarak yürürlüğe konulamamıştı. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), Birinci İnönü Zaferi’nin kendisine sağladığı saygınlığın ardından 20 Ocak 1921 tarihinde Teşkilât-ı Esasiye Kanunu adıyla, Millî Mücadele koşullarında oluşan yeni düzene ilişkin kuralları gösterecek yeni bir anayasa kabul etmiştir. 23 Madde ve bir de ayrı madde halinde iki kısımdan meydana gelen 20 Ocak 1921 Anayasası, aynı zamanda dağılan Osmanlı Devleti’nin yerine yeni Türk Devleti’nin kurulduğunun hukukî göstergesidir.
23 maddelik özet Anayasa’nın, temelleri ile çelişmeyen Osmanlı Kanun-ı Esasisinin maddelerini de yürürlükte addetmesi, bu Anayasa’nın geçiş dönemi ihtiyacını karşılamayı amaçladığının da göstergesiydi. Bu anayasada yer alan temel maddeler şunlardır:
1- Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Yönetim şekli, halkın mukadderatını bizzat ve fiili olarak yönetmesi ilkesine dayanır.
2- Yürütme kuvveti ve yasama yetkisi, milletin tek ve gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi’nde belirir ve toplanır.
3- Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare edilir ve hükümeti, “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti” adını taşır.
4- Büyük Millet Meclisi iller halkınca seçilmiş üyelerden oluşur.
5- Büyük Millet Meclisinin seçimi iki yılda bir yapılır. Seçilen üyelerin üyelik süresi iki yıldır ve yeniden seçilmek mümkündür. Eski meclis, yeni meclis toplanıncaya kadar göreve devam eder. Yeni seçimlerin yapılmasına imkan görülmediği taktirde, görev süresi yalnız bir yıl uzatılabilir. Büyük Millet Meclisi üyelerinden her biri, yalnız kendini seçen ilin ayrıca vekili olmayıp, aynı zamanda bütün milletin vekilidir.
6- Büyük Millet Meclisi, hükümeti oluşturan bakanlıkları, özel kanun gereğince seçtiği bakanlar vasıtasıyla yönetir. Meclis, yürütme ile ilgili işlerde bakanlara görev tayin eder, gerekirse bunları değiştirir.
7- Büyük Millet Meclisi genel kurulu tarafından seçilen başkan, bir seçim dönemi süresince Büyük Millet Meclisi başkanıdır. Bu sıfatla meclis adına imza atmaya ve Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkilidir. Bakanlar Kurulu üyeleri içlerinden birini başkan seçer. Ancak Büyük Millet Meclisi Başkanı, Bakanlar Kurulunun da tabiî başkanıdır.
8- Büyük Millet Meclisinin genel kurulu kasım başında davetsiz toplanır.
9- Şeriat hükümlerinin uygulanması, bütün kanunların yürürlüğe konması, değiştirilmesi, yürürlükten kaldırılması, antlaşma ve barış imzalanması ve vatan savunmasıyla ilgili savaş ilanı gibi temel haklar, Büyük Millet Meclisine aittir. Kanun ve tüzüklerin düzenlenmesinde, halk için en yararlı ve zamanın ihtiyacına en elverişli fıkıh ve hukuk hükümleriyle, örf ve adetler ve teamüller esas olarak alınır. 10- Kanun-ı Esasinin bu maddelere aykırı düşmeyen hükümleri eskisi gibi yürürlüktedir. Görüldüğü gibi, 20 Ocak 1921 Anayasasına göre kuvvetler birliği prensibi benimsenerek, bütün kuvvet ve yetkiler TBMM’de toplanmıştır. 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun olağanüstü koşulların anayasası olduğunu unutmamak gerekir. Bu şekilde TBMM kararlarını süratle alma ve uygulama şansına sahip olmuştur. Kısa ömürlü bir anayasa olmasına rağmen kurduğu rejim altında Millî Mücadele zafere ulaşmış, siyasal inkılaplar, bir başka ifadeyle devlet sisteminin değişimi gerçekleşmiştir.
b- 20 Nisan 1924 Anayasası (İkinci Anayasa)
Cumhuriyetin ilanı, olağanüstü koşulların getirdiği geçici bir dönemi düzenleyen ve kısalığı nedeniyle pek çok eksikliği bulunan 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yerine yeni bir anayasanın hazırlanması zorunluluğunu getirmiştir. Yeni bir anayasa için çalışmaların tamamlanmasından sonra hazırlanan yeni anayasa, 20 Nisan 1924 tarihinde TBMM’de kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. 20 Nisan 1924 Anayasası, toplam altı bölüm ve 105 maddeden meydana gelmektedir.
1924 Anayasası, 1921 Anayasasına göre yumuşak bir kuvvetler ayrımına yer vererek, parlamenter sisteme geçişte biraz daha kolaylık sağlarken, “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” ibaresiyle, devletin yönetim şekli ve demokratik yapısını da güvence altına almıştır. Yeni anayasa demokratik bir anayasal hukuk düzeni getirmenin yanında, meclisin üstünlüğü ilkesini esas almıştır. Bu şekilde yapılacak inkılaplar için meclisin yetkileri devam ettirilmiştir.
1924 Anayasası, toplumun ihtiyaçları ve yapılan yeni inkılâplar doğrultusunda daha sonra beş defa değiştirilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nde; 1921 ve 1924 Anayasalarının yanında, 1961 ve 1982 yıllarında olmak üzere, iki anayasa daha kabul edilmiş ve böylece yürürlüğe giren anayasa sayısı dörde çıkmıştır.
Çok Partili Rejim Denemeleri ve Sonuçları
Siyasî parti; halkın desteğini sağlamak suretiyle devlet mekanizmasının kontrolünü ele geçirmeye veya sürdürmeye çalışan, sürekli ve istikrarlı bir örgüte sahip siyasî topluluktur. Bu anlamda, modern siyasî sistemlerin en önemli unsurlarından birisi olup, demokrasiyi de oluşturan güçtür. Modern demokrasi partiler dışında düşünülemez ve Türkiye, demokrasiye giden ana yolda bir an önce kendi siyasî kişiliğini ve rejim özelliklerini belirleyerek, siyasî partilerin kurulması için gerekli ortamı oluşturmak durumuna gelmiştir.
TBMM’de Çeşitli Grupların Ortaya Çıkışı : I. TBMM çatısı altında Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk, Tesanüt (Dayanışma), İstiklâl, Halk Zümresi, Islahat Grubu gibi çeşitli gruplar kurulmuştur. Bu gruplar mecliste kendi görüş ve fikirlerini dile getirmişlerdir. Mustafa Kemal, I. TBMM’de ortaya çıkan grupların birleştirilememesi üzerine, meclisin hızlı çalışmasını sağlayacak yeni formüller aramaya başlamıştı. Bu çerçevede O, Türkiye’nin kurtuluşunun, Osmanlı devlet düzeninde yapılacak değişikliklerle değil, yeni bir devlet düzeni kurmakla mümkün olacağına inanan 151 arkadaşıyla birlikte 10 Mayıs 1921 günü mecliste, Anadolu ve Rumeli Müdafaâ-i Hukuk Grubu adıyla bir grup kurdu. Gazi Mustafa Kemal’in başkanlığına seçildiği Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu süreç içerisinde Birinci Grup olarak anılmıştır.
Zamanla, Anadolu ve Rumeli Müdafaâ-i Hukuk Grubu dışında kalanlara, İkinci Gurup adı verilmiş ve bu grup, yapılan bazı çalışmalara karşı çıkarak bir muhalefet hareketi başlatmıştır. Ortaya çıkan bu muhalefet hareketi, Mustafa Kemal Paşa’nın değişik arayışlar içerisine girmesine sebep olmuştur. Mustafa Kemal Paşa, bu kararını da 1922 Aralığında yaptığı bir konuşmada, Halk Fırkası adıyla bir siyasi parti kurulacağını söyleyerek açıklamıştır. Bu açıklamadan sonra hemen çalışmalara başlanmış ve bu sırada, Anadolu ve Rumeli Müdafaâ-i Hukuk Grubunun, Halk Fırkasına dönüştürülmesi benimsenmiştir. Bu konuda yapılan çalışmalar sonucu, dokuz ilke esas olmak üzere hazırlanan Halk Fırkası Nizamnamesinin 9 Eylül 1923 günü kabul edilmesiyle de Halk Fırkası resmen kurulmuştur.
Genel Başkan Mustafa Kemal Paşa’nın bu konudaki isteği doğrultusunda partinin adı; 10 Kasım 1924 tarihinde Cumhuriyet Halk Fırkası olarak değiştirilmiştir. İkinci mecliste çoğunluğu elde eden Cumhuriyet Halk Fırkası; devlet kuran bir parti olarak, yeni devletin esaslarını ortaya koymuş, inkılâpların öncülüğünü yapmış ve ekonomide devletçiliği benimsemiş, cumhuriyet devrinin ilk siyasi partisidir.
b- Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası
Millî Mücadelenin kazanılmasından sonra sıra, her alanda Türk Milletinin çehresini değiştirecek inkılâpların yapılmasına gelince, inkılâpların şekli ve zamanı konularında Mustafa Kemal ve bazı arkadaşları arasında görüş ayrılıkları ortaya çıkmaya başlamıştı. Meclis’te Mustafa Kemal Paşa’nın hazırladığı Müdafaa-i Hukuk listesinden seçilmekle birlikte gerek saltanatın gerekse hilafetin kaldırılması sürecinde rahatsızlıklarını dile getiren belli bir kesim vardı. Bu çerçevede, aralarında Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Rauf Orbay ve Adnan Adıvar gibi, Mustafa Kemal Paşanın yakın Millî Mücadele arkadaşlarının da bulunduğu on bir kişilik bir grup, Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan istifa ederek ayrıldı. Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan ayrılan bu grup, 17 Kasım 1924 tarihinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adıyla yeni bir parti kurdu. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, mecliste tesirli bir muhalefet yaparak demokratik bir denge kurmak amacıyla cumhuriyet dönemi siyasi tarihinde kurulmuş ilk muhalefet partisidir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nda 8 Aralık 1924 tarihinde yapılan seçimler sonucunda, genel başkanlığa Kazım Karabekir, ikinci başkanlığa Rauf Orbay ve genel sekreterliğe de Ali Fuat Cebesoy getirilmişlerdir.
Amaçlarını iktidar olmak değil, iktidarı denetlemek olarak açıklayan, her türlü tahakküme karşı olduklarını belirten yeni parti yöneticileri, dinî inanç ve görüşlere saygılı olduklarının altını çiziyorlardı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, yerinden yönetim ilkesini destekleyen, liberal, demokratik ilkeleri öne çıkaran programıyla dikkat çekmiştir. Diğer yandan tek dereceli seçim, anayasa değişiklikleri için kamuoyu yoklaması, Cumhurbaşkanının tarafsızlığı gibi hususlarda beklentilerini ve mevcut uygulamaya eleştirilerini ortaya koymuşlardı.Mustafa Kemal Paşa’nın, meclisimizin medenî ülkelerin parlamentolarına benzeyeceğini düşünerek desteklediği Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucularının toplumca tanınmış kişilerden oluşması, birbiri ardına gerçekleştirilen sosyal ve kültürel hayata dönük inkılaplardan rahatsızlık duyan, geleneksel anlayışa sahip toplum kesimlerinin bu partide yoğunlaşmalarına yol açmıştır.
Şeyh Sait İsyanı ve Fırkanın Kapatılması
Şeyh Sait İsyanı, cumhuriyetin ilanı ve halifeliğin kaldırılması sonrası süreçte yeni Türkiye Devleti’nin karşılaştığı ilk ciddi tehlikedir. Doğu Anadolu’da Şeyh Sait adında birisi tarafından 13 Şubat 1925 tarihinde Genç ilçesine bağlı Piran’da ortaya çıkmıştır. İsyan, dinî ve etnik vurguların kullanılmasıyla kısa sürede geniş bir alana yayılmıştır. Öyle ki isyancılar Elazığ’ı ele geçirmişler ve Diyarbakır’ı kuşatmışlardır. Esasen Musul sorunu sebebiyle Türkiye ile İngiltere’nin karşı karşıya gelmiş olması, Doğu Anadolu’da ayrı bir devlet kurmak isteyenlerce uygun bir ortam olarak algılanmıştır. İsyanın İngiltere’nin işine geldiği de açıktır. İngiltere, bir petrol bölgesi olan Musul’un Türk halkının Türkiye ile birleşme isteğini ve Türkiye’nin Ortadoğu’da kendisi aleyhine bir durum yaratmasını önlemeye çalışıyordu. İngiltere’nin desteği sayesinde kısa sürede doğu illerimizin bir kısmını saran bu isyan ile, İngiliz himayesinde bir Kürt devleti kurulmaya çalışılıyordu. Özellikle din elden gidiyor şeklindeki propaganda ile halk kandırılarak, cumhuriyet ve inkılâpların ortadan kaldırılması planlanıyordu. Bakanlar Kurulu, 3 Haziran 1925 tarihli toplantısında, Takrir-i Sükûn Kanunu’nun kendisine verdiği yetkiye dayanarak aldığı bir kararla, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın bu isyanla ilişkisi olduğundan ülkedeki bütün şubeleriyle birlikte kapatmıştır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasıyla da Türkiye’de ilk çok partili rejim denemesi başarısızlığa uğramıştır.
Atatürk’e Suikast Girişimi
Menfaatleri zarar gördüğü için cumhuriyet ve inkılâplara karşı olan bazı kişiler, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasından sonra, cumhuriyeti ve inkılâpları ortadan kaldırarak eski günlere dönmek şeklindeki amaçlarına ulaşabilmek için, Mustafa Kemal’i öldürmeye karar vermişlerdir. Gerek şahsî çekememezlik gerekse fikir ayrılıkları sebebiyle olsun siyasi mücadele yoluyla da başarılı olamayacakları kanaatine kapılarak kendisini bir suikastla ortadan kaldırmayı düşünmüşlerdir.
Bu işi de Onun 14 Haziran 1926 günü İzmir’e yapacağı seyahat esnasında gerçekleştirmeyi planlamışlardır. suikastçılar, eylemden sonra motorla Sisam veya Sakız Adası’na kaçabilmek için Giritli Şevki adlı bir kayıkçıyla da anlaşmışlardır. Gazi Mustafa Kemal’in gelişini bir gün ertelemesi sebebiyle paniğe kapılan ve gecikmeyi gelişmelerden haber alındığı şeklinde yorumlayan Giritli Şevki, hiç değilse kendini kurtarabilmek amacıyla İzmir Valiliği’ni haberdar etmiştir. Yakalanan suikastçılar, İstiklâl Mahkemesi’nce yargılanmışlar ve suçlarını itiraf etmişlerdir.
c- Serbest Cumhuriyet Fırkası
Türkiye’deki siyasi durumun öngörülen çok partili demokratik ortama kavuşmasını sağlamak, millet işlerinin hükûmetin millet tarafından dolaylı kontrolü ile yürümesine imkân tanımak da Mustafa Kemal Atatürk’ün yerleştirmeye çalıştığı esaslar arasındaydı. Bu çerçevede, mecliste bir muhalefet partisinin faaliyet göstermesinin halkın durumunun iyileştirilmesine katkı sağlayabileceğini düşünmüştür.
Gazi Mustafa Kemal yeni partiyi kurma görevini yakın arkadaşlarından ve o sırada Paris Büyükelçiliği görevinde bulunan eski başbakanlardan Fethi (Okyar) Bey’e vermiştir. Onun bu yöndeki çalışmalarının tamamlanmasıyla 12 Ağustos 1930 tarihinde Serbest Cumhuriyet Fırkası adıyla yeni bir parti kuruldu. Parti programına göre; cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve laiklik esaslarına bağlı, liberalizmi ve kadınlara siyasi haklar verilmesini savunan bir parti idi. Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın bir anda cumhuriyet ve inkılâplara karşı olanların toplandığı bir parti haline de gelmesi üzerine Fethi Bey, 17 Kasım 1930 tarihinde İçişleri Bakanlığına verdiği bir dilekçede, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kendisini fesh etmesini sağlamıştır. Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kendisini feshetmesiyle cumhuriyetin kuruluşundan itibaren çok partili hayata geçiş için atılan ikinci adım da başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Menemen Olayı
Kısa bir sürede cumhuriyet ve inkılâplara karşı olanların yuvalandığı bir parti durumuna gelen Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kendisini fesh etmesiyle adeta boşlukta kalan, cumhuriyet, laiklik ve inkılâp karşıtları, Türkiye’deki bu değişimi sona erdirecek bir arayış içine girmişlerdi. Bu çerçevede, 23 Aralık 1930 günü şeriat istiyoruz diyerek Menemen’de başlayan isyan, İsyanı bastırmakla görevlendirilen jandarma müfrezesinin komutanı genç idealist yedek subay öğretmen Kubilay’ın da şehit edilmesi ile daha büyümüş ve sonunda bastırılmıştır.
Çıkarcıların ve dini duyguları sömürenlerin tertiplediği bir hareket olan Menemen olayı, ülkede demokrasi için şartların henüz oluşmadığını ortaya koyarken, 1946 yılına kadar yeni bir partinin kurulmasına da izin verilmemesine sebep olmuştur.
B- HUKUK ALANINDA YAPILAN İNKILAPLAR
Osmanlılar döneminde Türkiye’de dînî kurallara göre tanzim edilmiş olan şer’i hukuk ile, gelenek ve görenekler neticesinde ortaya çıkmış kurallardan oluşan örfi hukuk sistemine dayanan bir hukuk modeli uygulanıyordu. Türkiye’de yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, başlattığı Batılılaşma hareketinin bir gereği olarak, Osmanlı hukuk sistemiyle yoluna devam etmesi mümkün değildi.
Modern hukuk kurallarını benimsemek arzusunda olan genç Cumhuriyet, aynı zamanda laiklik prensibini hukuk alanına da uygulamak ve kanun koyarken dinî esaslara bağlı kalmayarak, kanunları, akla, mantığa ve bilimsel sonuçlara dayandırmak istiyordu. Aslında, 20 Ocak 1921 ve 20 Nisan 1924 tarihlerinde kabul edilmiş olan anayasalar, bu alanda yapılmış önemli değişiklikler durumunda idi. İşte bu teşebbüslerin neticesinde hukuk alanında, özellikle 1926 yılından itibaren önemli inkılâplar gerçekleştirilmiştir.
Medenî Kanunun Kabulü
Osmanlı Devleti’nde 1839 Tanzimat Fermanı ile başlayan Batılılaşma hareketiyle birlikte, bazı konularda şer’i hükümler yetersiz kalmaya başlamış ve bunun sonucunda, Ahmet Cevdet Paşa’nın başkanlığındaki bir komisyonca yarı teokratik, yarı laik bir yapıda olan Mecelle hazırlanarak yürürlüğe konmuştu. Mecelle daha önceki hukuka göre daha çağdaş olmakla birlikte, gelişen zaman içinde ihtiyaçları karşılamakta yetersiz kalmıştı. Mecelle, dini esaslara dayandığı için yeni ihtiyaçlara göre değişme esnekliği gösteremiyor ve sadece Hanefî mezhebinden derlenen hükümler doğrultusunda hazırlanmış olduğundan zaman zaman yetersiz kalabiliyordu. Bu görüş doğrultusunda İsviçre Medenî Kanunu esas alınarak hazırlanan Medenî Kanun, 17 Şubat 1926 tarihinde kabul edilmiş ve 4 Nisan 1926’da yayımlanıp, 6 Ekim 1926’da da yürürlüğe girmiştir. Medenî Kanun, 937 madde olup, şahıs hukuku, aile hukuku, miras ve aynî haklar olmak üzere toplam dört bölümden oluşmaktadır. Yeni Medenî Kanun ile, Müslüman ve gayr-ı Müslimlere uygulanacak hukuk kaideleri tek bir esasa bağlanmıştır. Bunun sonucu olarak da bütün hukuk sistemimizin aynı esaslara göre yeniden oluşturulması icap etmiştir.
Ceza Kanunu’nun Kabulü
Hakimler Kanunu’nun Kabulü
Ticaret Kanunu’nun Kabulü
Borçlar Kanunu’nun Kabulü
İcra ve İflas Kanunu’nun Kabulü
C- EĞİTİM ALANINDA YAPILAN İNKILAPLAR
Tevhîd-i Tedrisât (Eğitim ve Öğretimin Birleştirilmesi) Kanunu’nun Kabulü Osmanlı Devleti’nde Selçuklulardan devralınan geleneksel eğitim sistemiyle, 18. yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa’dan esinlenerek kurulan yeni okulların yer aldığı bir eğitim sistemi mevcuttu. Tanzimat’tan itibaren ikili bir sistemle yürütülen eğitim ve öğretim anlayışı, toplumun eğitim ve kültür alanlarındaki bölünmüşlüğünü her geçen gün daha da derinleştirmiştir. Diğer taraftan da ülkedeki azınlık ve yabancı okullar her tarafa yayılmış, kontrolden uzak istedikleri gibi davranıyorlardı. Bu karışıklık sonucu zamanla ortaya çıkan mektepli -medreseli ayrımı, aydınlar arasında bölünmelere sebep olurken, aynı zamanda toplumun ilerlemesine de büyük engel teşkil ediyordu. Tevhid-i Tedrisat (Eğitim ve Öğretimin Birleştirilmesi) hakkında hazırlanan önerge, 3 Mart 1924 tarihinde TBMM Genel Kurulunda yapılan görüşmelerden sonra kabul edilmiştir. Buna göre; Türkiye’deki bütün bilim ve öğretim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmış ve eğitimin tek bir merkezden yürütülmesi sağlanmıştır. Bütün medrese ve okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. Şer’iye ve Evkaf Vekaleti bütçesinde, okullara ve medreselere ait olan birikimler, Milli Eğitim Bakanlığı bütçesine devredilmiştir.
Latin Harflerinin Kabulü (Harf İnkılâbı)
Arap harfleri okunup-yazılmasının zorluğu ve bunun yanında söylenişi birbirine yakın sözcükler farklı harflerle yazılıyor ve farklı anlamlar taşıyordu. Bu nedenle de öğrenilmesi ve yazılması uzun vakit alıyordu. Buna bağlı olarak ülkedeki okur-yazar oranının düşük olması, halkı büyük ölçüde okur-yazar yapmayı hedefleyen genç cumhuriyette, bu alfabenin değiştirilmesi hususunda bir tartışma başlatılmasına sebep olmuştu.
Alfabe konusunda ciddî tartışmaların yaşandığı bu dönemde, Dil Encümeni, 26 Haziran 1928 tarihinde Ankara’da yaptığı bir toplantıda, bu konuda şimdiye kadar yapmış olduğu çalışmaları değerlendirdi. Bu çalışmaların sonucunda, 1 Kasım 1928 tarihinde, “Türk Harflerinin Kabul ve Uygulanması Hakkında Kanun” adıyla kabul edilmiştir. 3 Kasımda yürürlüğe giren bu kanunun bazı maddeleri şu şekildedir:
Arap harfleri yerine Latin esasından alınan ve ilişik cetvelde gösterilen harfler, Türk harfleri adı ve hukuku ile kabul edilmiştir. Devletin bütün daire ve müesseselerinde bütün şirket, devlet ve özel müesseselerde Türk harfleriyle yazılmış olan yazıların kullanılması mecburidir. Bütün okulların Türkçe yapılan öğretiminde Türk harfleri kullanılır. Eski harflerle basılan kitaplarla öğretim yasaktır. Arap harflerinin terk edilerek, Latin harflerinin benimsenmesi suretiyle yeni Türk harflerinin kabulünü sağlayan bu kanunla, aynı zamanda, Türk fonetiğine uygun bazı değişiklikler de yapılmıştır. Ayrıca bu kanunla, bütün yurtta eğitim-öğretim seferberliği başlatılmış ve devlet dairelerindeki bütün yazışmaların yeni harflerle yapılması ile, her türlü basılacak malzemenin yeni harflerle basılması hükmü getirilmiştir. 1 Ocak 1929’da Millet Mektepleri açılarak halkın okuma-yazma öğrenmesi temin edilmeye çalışılırken, 31 Mayıs 1933 tarihinde kabul edilen bir kanunla da, İstanbul Darülfünunu kapatılarak, yerine yeni bir üniversite kurulması kararlaştırılmıştır.
Üniversite Reformu Üniversite, her alanda ileri gitmek düşüncesi taşıyan genç Türkiye Cumhuriyeti için en önemli kurumlardan birisidir. Bu sebeple Türkiye’de yeni bir üniversitenin açılması için çalışılmalara başlanmış ve bu çerçevede, dönemin Millî Eğitim Bakanı Reşit Galip Bey tarafından, üniversite konusunda bir araştırma yapmak üzere, İsviçre’den Prof. Dr. Albert Malche Türkiye’ye davet edilmiştir. Daha sonra Almanya’dan getirilen 15 profesörün de bu çalışmaların içine katılması ve getirdikleri öneriler doğrultusunda bir Üniversite Reform tasarısı hazırlanmıştır. Bu tasarının 31 Mayıs 1933 tarihinde kabul edilmesiyle de İstanbul Darülfünunu kapatılmış ve yerine 1 Nisan 1934’te eğitim ve öğretime başlamış olan İstanbul Üniversitesi kurulmuştur.
D- KÜLTÜR ALANINDA YAPILAN İNKILAPLAR
Türk Tarihi Alanında Yapılan Çalışmalar
Tarih; milletlerin hafızası durumundadır. O hafızadan zaman zaman faydalanmak ve en azından yaşanmış hataları tekrarlamamak şüphesiz milletleri güçlü kılacaktır.
Osmanlı Devleti Tanzimat’a kadar olan süreçte İslam tarihini merkeze almış, bunun yanında devlet tarihi de ele alınmaya başlanmıştır. II. Meşrutiyet’ten itibaren bazı aydınlar Türk tarihine önem vermişler ve Batılı tarihçilerin Türk tarihi üzerindeki çalışmalarından aktarımda bulunmuşlardır.
Türklerle ilgili ortaya atılmış olan yanlış ve ideolojik iddialara yanıt vermek, dünya medeniyetine Türklerin katkılarını ortaya çıkarmak ve Türk tarihini belgeye dayanan, bilimsel ve objektif bir tarih hâline getirmek ihtiyacı açıktır. Milletlerin millî hayatlarını daima tarihe bakarak ve geçmişten güç alarak devam ettirebildiklerinin bilincinde olan Gazi Mustafa Kemal tarih çalışmalarını teşvik etmiş, hatta bizzat içinde olmuştur. Mustafa Kemal, inkılâp nesillerine, millî bakış açısından ele alınmış tarih anlayışı kazandırabilmek için tarihle meşgul olmak gerektiğini düşünüyordu.
Atatürk’ün istediği manada millî tarih çalışmalarının sürdürülmesi ve Türk Milletinin bir millî tarihe sahip olabilmesi için ortaya koyduğu en önemli görüş ise şüphesiz Türk Tarih Tezi olmuştur. Tezin ana hatlarına bakacak olursak;
-Medeniyetin ilk çıkış yeri Orta Asya’dır
-Brekisefal ve beyaz ırkın ilk yurdu Orta Asya’dır
-Türkler brekisefal ve beyaz ırktan olup, ana yurtları Orta Asya’dır
-İlk medeniyetin yaratıcısı Türkler olmuştur
-Tarih öncesi dönemde Orta Asya’da meydana gelen büyük ve uzun süren kuraklık yüzünden Türkler Hind, Çin, Mezopotamya, Anadolu, Kafkasya, Balkanlar vs dünyanın değişik yerlerine göç etmişlerdir. Bu şekilde medeniyet dünyaya Türkler tarafından yayılmıştır. -Anadolu’nun ilk yerli halkı olan Hititler, Orta Asya’dan gelmiş Türkler olup, bizim atalarımızdır.
Bu tez ile; Türk tarihinin sadece Selçuklu ve Osmanlı tarihlerinden ibaret olmadığı vurgulanarak, Türklerin İslamiyet öncesinde de geçmişleri bulunduğu, bunun araştırılarak su yüzüne çıkarılması amaçlanmıştır. Türk Ocaklarına bağlı olarak 1930’da Türk Tarihi Tetkik Heyeti teşkil edilmiştir. Türk Ocaklarının 15 Nisan 1931’de kapanması üzerine, aynı tarihte Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kurulmuş, bu kurum daha sonra 1935 yılında Türk Tarih Kurumu adını almıştır. 1932’de 1. Tarih Kongresi’nde Türk tarih tezi tartışmaya açılmış ve tarih öğretimindeki metotlar görüşülmüştür.
Dil, tarih ve coğrafya çalışmalarını üniversite düzeyinde yürütmek, ayrıca bu alanlarda yetkin öğretmenler yetiştirmek amacıyla Ankara’da 14 Haziran 1935 tarihinde de Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi kurulmuş ve açılan bu kurumlar vasıtasıyla Türk tarihinin, ilmî yönden bütün gerçekleriyle ortaya çıkarılması sağlanmaya çalışılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Türk tarihinin nasıl öğretilmesi gerektiği hususuna da büyük önem verilmiştir.
Türk Dili Alanında Yapılan Çalışmalar
Dil; bir milletin sahip olduğu bütün maddî ve manevî değerlerin sonraki nesillere aktarılmasını sağlamak gibi bir fonksiyon icra eder, bu anlamda, millet hayatındaki yeri ve önemini göz ardı etmek mümkün değildir.
Türk dilinin tarih boyunca büyük değişiklikler geçirdiğini söylemek mümkündür. Bu anlamda, Osmanlılar zamanında saray çevrelerinde halkın konuştuğu dilden kopuk ve Osmanlıca olarak adlandırılan; Türkçe, Arapça ve Farsça kelime ve biçimlerin birlikte kullanıldığı yapay diyebileceğimiz bir dil ortaya çıkmıştır Yabancı etkiler altında kalmış olan Türk dilinin millileştirilmesi, bilimsel yollar ile incelenerek aslındaki güzelliğinin ve tarihî zenginliğinin ortaya konması, uzun vadede zengin bir kültür dili durumuna getirilmesi Atatürk döneminde dil çalışmalarının başlıca sebepleridir.
Türkçe’nin dilbilgisi, cümle bilgisi, sözcük, terim ve etimolojisini inceleyerek geliştirilmesini sağlamak maksadıyla 12 Temmuz 1932 tarihinde, Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulmuştur. Aynı yıl içinde I. Türk Dili Kurultay’ı gerçekleştirilmiştir. 1936 yılındaki 3. Türk Dil Kurultayı’nda ise Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin adı Türk Dil Kurumu olarak değiştirilmiştir. Bu kurumun kurulmasıyla, Türk diline ait yukarıda sözü edilen hususlarda yapılan çalışmaların yanında, halk dilinde yaşayan bazı kelimelerin de dilimize tekrar kazandırılması suretiyle, konuşma dili ile yazı dili arasındaki fark ortadan kaldırıldı.
Güzel Sanatlar Alanında Yapılan Çalışmalar
Eğitim-kültür alanında gerçekleştirilen bu inkılâpların yanında, Mustafa Kemal’in, “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından birisi kopmuş demektir.” sözünde ifadesini bulan anlayışa uygun olarak, resim, müzik, tiyatro ve heykel gibi güzel sanat dallarında da çalışmalar başlatılmış ve bu çalışmalara bağlı olarak, bu sahalarda da önemli gelişmeler sağlanmıştır.
E- SOSYAL, EKONOMİ VE SAĞLIK ALANINDA YAPILAN İNKILAPLAR
Sosyal Alanda Yapılan Çalışmalar
a- Kılık-Kıyafette Değişiklik
Türk Milletine her alanda çağın icaplarına göre bir görüntü ve kimlik kazandırmak düşüncesini taşıyan Mustafa Kemal Atatürk, kılık-kıyafet konusunda da bir inkılâbın gerekliliğine inanıyordu. Bu maksatla halka, giydikleri kıyafetlerin millî olmadığını ve daha medenî bir görüntüye bürünmesi gerektiğini, 24 Ağustos 1925’te Kastamonu ve İnebolu’ya yaptığı seyahatlerde anlatıyordu.
Kılık kıyafette düzenlemelere gidilmesini de bu bağlamda ele almak ve şapka inkılabını bir başlık taklidi olarak değil, düşünce inkılabının sembolü olarak değerlendirmek gerekir. Kaldı ki Osmanlı döneminde de zaman zaman kıyafet düzenlemelerine gidilmiştir. II. Mahmut memurlar için setre, pantolon ve fes giyilmesi şartını getirmiştir.
TBMM 25 Kasım 1925’te “Şapka Kanunu”nu kabul etmiş, kanunda TBMM üyeleri, memurlar ve hizmetlilerden şapka giymeleri istenirken, kadın giyimine ilişkin hiçbir hüküm yer almamıştır. 2 Eylül 1925 tarihinde alınan kararla din adamı dışındaki kişilerin cüppe ve sarık giymelerini yasaklamıştır.
Daha sonra, kılık-kıyafet konusunda sürdürülen çalışmaların bir sonucu olarak, 3 Aralık 1934 tarihinde alınan bir kararla da din adamlarının, dinî kıyafetlerini, en yüksek din görevlisi hariç, sadece ibadet yerlerinde giymeleri esası getirilmiştir.
b- Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması
Tekke ve zaviyeler Anadolu ve Balkanların Türkleşmesinde, Müslümanlığın yayılmasında önemli işlevler görmüşlerdir. Tarikatlar içinde ılımlı ve hoşgörüyü telkin eden, Millî Mücadele’ye destek olanlar vardır. Ancak bu kurumların çoğu Cumhuriyet’in ilanı sonrası gerçekleştirilen laikliği ve çağdaşlaşmayı esas alan düzenlemelerin karşısında yer almışlardır.
Şapka inkılabı sonrası gelişen olaylar ve Şeyh Sait isyanı tekke ve zaviyelerin kötü amaçlarla kullanılmaya müsait olduklarını düşündürmüştür. TBMM 30 Kasım 1925 tarihinde kabul ettiği bir kanunla tekke, zaviye ve türbelerin kapanmasını, şeyhlik, dervişlik, dedelik, müritlik vs. gibi unvan ve lâkapların kullanılması yasaklanmasını kararlaştırmıştır. O günün koşullarında istenilen sonucu elde edebilmek için millet büyüklerinin türbeleri de kanun kapsamına alınmıştı.
c- Takvim, Saat, Ölçüler ve Rakamlarda Değişiklik
Genç Türkiye Cumhuriyeti’nde, her alanda Batı medeniyetine ve uluslararası normlara göre bir sistem kurmak düşüncesi mevcut idi. Bu sebeple, Batı ülkeleri ile ilişkilerde problem teşkil edecek olan unsurlardan kaçınılıyordu. Dolayısıyla, Osmanlı Devleti’nden kalan takvim, saat, ölçü ve rakamların, ilişkilerde sebep olacağı yanlış anlama ve çelişkilerin önüne geçebilmek için, Batılı örneklere göre değiştirilmesi fikri önem kazanmıştı.
26 Aralık 1926’da kabul edilen kanunla Hicrî ve Rumî takvimler bırakılarak Miladi takvime geçilmiş, alaturka saatin yerini uluslararası saat almıştır.
20 Mayıs 1928’de uluslararası rakamlar kabul edilmiş, 26 Mart 1931’de çıkarılan bir kanunla da arşın, endaze, okka, çeki gibi eski ve bölgelere göre değişen birimler kaldırılarak uluslararası sistemler olan metre, kilo ve litre gibi uzunluk ve ağırlık ölçüleri kabul edilmiştir.
d- Soyadı Kanununun Kabulü
Osmanlı döneminde ailelerin, dinî, sosyal, ailevî ve asalet kaynaklı lâkaplar taşıması, gerek insanlar arasında bir ayrım yapılması noktasında, gerekse toplumsal ilişkilerde ve nüfus, askerlik işlerinde büyük karışıklıklara sebep oluyordu. Bu durum, cumhuriyetin bütün insanları eşit kabul eden özüyle bağdaşmıyordu.
21 Haziran 1934 tarihinde kabul edilen kanunla, fertlerin öz adları ile birlikte soylarını gösteren adlar da taşımaları gerekli görülmüştür. Rütbe ve memuriyet, yabancı ırk ve millet isimleriyle genel ahlaka uymayan ve gülünç olan isimler soyadı olarak kullanılamayacaktı. 24 Kasım 1934 günü kabul edilen bir kanun ile de TBMM, Millî Mücadele kahramanı olan, Türk Milletinin atası ve önderi Mustafa Kemal Paşaya, sadece Ona mahsus olarak Atatürk soyadını vermiştir. Yine bu tarihte, ağa, hacı, hafız, molla, hoca, efendi, bey, beyefendi, hanım, hanımefendi, paşa, hazretleri gibi unvan ve lâkapların soyadı olarak alınması yasaklanmıştır.
e- Millî Bayramlar ve Tatil Günlerinin Belirlenmesi
Her millet, tarihî süreçte geçirdiği iyi ve kötü olayları, gelecek nesillere aktararak, onların bu olaylardan ders almalarını sağlamak ister. Bu durum, milletlerin geleceklerini güvence altına almak düşüncesiyle yakından ilgilidir. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar da Millî Mücadelenin hangi şartlarda kazanıldığı ve cumhuriyetin nasıl kurulduğu hadisesinin bütün millet ve yetişecek yeni nesiller tarafından bilinmesini ve ona göre sahip çıkılmasını istiyorlardı.
Bu amaçla, daha 23 Nisan 1921 tarihinde TBMM’ye verilen bir önerge ile, 23 Nisan gününün, Türk Milletinin bağımsızlığını elde ettiği gün olarak Resmi Bayram kabul edilmesi ve kutlanması istenmişti. Aynı gün kabul edilen bu önerge ile daha bu tarihte 23 Nisan, Millî Bayram olarak kabul edilmiş ve kutlanmıştır. 27 Mayıs 1935 tarihinde, TBMM’de Millî Bayramlar ve Genel Tatiller hakkındaki kanunun kabulüyle, Millî Bayramlar tespit edilirken, hafta sonu tatili konusunda da Batıya uygun olarak istenilen değişiklik yapılmıştır.
f- Kadın Haklarının Kabulü
Başta Atatürk olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar, Türk Milletinin erkek-kadın bütün fertleri arasında hiçbir ayrım yapılmadan, çağdaşlaşması ve kalkınması gerektiği düşüncesinde idiler. 17 Şubat 1926 tarihinde Medenî Kanunun kabulünden itibaren kademeli olarak, hak ettikleri medenî, siyasî ve sosyal haklarına kavuşmaya başlamışlardır.
Kadınlara siyasal haklar verilmesiyle ilgili ilk adım 3 Nisan 1930’da “Belediye Kanunu” çerçevesinde olmuş ve bu kanunda yapılan değişiklik ile Türk kadınlarına belediye seçimlerinde seçme seçilme hakkı verilmiştir. 26 Ekim 1933 tarihinde de Muhtarlık seçimlerinde aynı hakka kavuşmuşlardır. 5 Aralık 1934’te de milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.
Ekonomik Alanda Yapılan Çalışmalar
Bir milletin refah içerisinde yaşayabilmesinin temel şartı şüphesiz ekonomik kalkınmışlıktır. Bu sebeple, ekonomi devlet-millet hayatındaki en önemli unsurlardan birisidir. Osmanlılar zamanında, tarım ve hayvancılığa dayalı Türk ekonomisi, özellikle son dönemlerde kapitülâsyonlar ve uzun süren savaşlar yüzünden büyük krizler yaşamış dolayısıyla çökme noktasına gelmişti.
17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de, değişik iş çevrelerinden temsilcilerin de katıldığı I. Türkiye İktisat Kongresi toplanarak ekonominin durumu görüşülmüştü. Birinci İktisat Kongresi’nde çiftçi, sanayici, tüccar, işçi temsilcilerinden oluşan 1135 delegenin ortak çalışmaları sonucunda, “Misak-ı İktisadî Esasları” belirlenmiştir. Kongre’dealınan kararlarda ülkenin siyasi bağımsızlığının iktisadî bağımsızlıkla güçlendirilmesi ve Türk girişimciliğinin geliştirilmesi hedeflenmiştir.
Bu çerçevede, önce sanayi işletmelerinin sermaye ve kredi ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla, Atatürk’ün de özel ilgisi ile 26 Ağustos 1924 tarihinde Türkiye İş Bankası kurulmuştur. Daha sonra da bu çalışmalara devam edilmiş ve 1925 Yılında Öşür Vergisi kaldırılırken, 1926 yılında da Kabotaj Kanunu kabul edilmiştir.
Özellikle 28 Mayıs 1927’de kabul edilen Teşvik-i Sanayi Kanunuyla, çağdaş anlamda sanayileşmeye doğru adım atılırken, özel sektör de sanayi alanına çekilmeye çalışılmıştır. 1928 yılında kurulan Tarım Kredi Kooperatifleri vasıtasıyla da çiftçiye destek verilmek suretiyle ekonomi canlandırılmaya çalışılmıştır. Ancak, 1929 yılında patlak veren Dünya Ekonomik Krizi, Türkiye’yi de etkilemiş ve Türkiye’nin ekonomik ve sosyal gelişmesinde yeni bir dönem açmıştır, iktisadî sıkıntının baskısı da Türk Devleti’nin daha çok iktisadî eylem yapmasına sebep olmuştur.
Türkiye’de açılan bu yeni dönemde, özellikle 1933-1938 yıllan arasında Devletçilik ilkesine uygun olarak yatırımlar yapılırken, aynı zamanda I. Beş Yıllık Kalkınma Planının yürürlüğe konulmasıyla, ekonomide planlı yıllar da başlamıştır. 1933’te Sümerbank ve 1935’te kurulan Etibank, sanayicilere kredi vererek yeni sanayi tesislerinin kurulmasında önemli görevler üstlenmişlerdir. Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA) 1935 yılında kurulmuştur. İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı 1937 yılında hazırlandı; uygulanmasına 1938’de geçildi. Bu planda yatırım yapılması öngörülen alanlar, başlıca elektrifikasyon, madencilik, limanlar gibi altyapı tesisleri, makine, gıda, kimya, yakıt sanayileri ve deniz ulaşımı idi. Bu plan ile ihracata da yönelmek hedefleniyordu. Ancak ikinci Beş Yıllık Sanayi Planı, İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine uygulanamadı.
Sağlık Alanında Yapılan Çalışmalar
Osmanlı Devleti’nin son döneminde, özellikle uzun yıllar devam eden savaşlar, yaşanan göçler ve ekonomik imkanların yetersizliği yüzünden istenilen düzeyde değildi. Bu alandaki hizmetlerin yetersizliği sebebiyle acil tedbirler alınması gerektiği şeklindeki düşünce neticesinde, yeni Türk Devleti’nde ilk önce bir sağlık politikası belirlenerek kabul edilmiştir.
Bu politika doğrultusunda ilk etapta, daha 1921 yılında kimsesiz ve muhtaç çocukların kötü durumlara düşmelerini önlemek ve devlet tarafından korunmalarını sağlamak maksadıyla Çocuk Esirgeme Kurumu kurulmuştur. Bu alanda yapılan kapsamlı çalışma ve değişiklik ise 1930 yılında gerçekleşmiş ve bu tarihte kabul edilen Umumî Hıfzısıhha Kanununa göre Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı kurularak, bütün Türkiye’deki sağlık hizmetleri bu bakanlık vasıtasıyla yürütülmüştür. Yine bu kanun ile sağlık alanında birtakım düzenlemeler yapılmış ve Tıp Odaları, Hastaneler ve Tıp Fakültelerinin kurulması öngörülmüştür. Gerçekleştirilen bu çalışmaların yanında, bu dönemde halkın sağlık yönünden eğitilmesini sağlamak maksadıyla, Halk Eğitim çalışmalarında sağlık konularına da yer verilmiş ve okullara sağlık ile ilgili dersler konulmuştur.

